Bazı yolların sonu görünmez.
Sadece sıcak olur.
Öyle sıcak ki,
ilk başta bunun yol olduğunu bile anlamazsın.
Yürürsün.
Sonra biraz daha yürürsün.
Sonra tenin öğrenir.
Taşın dilini,
güneşin ağırlığını,
yanmanın sesini.
Kimse söylemez.
Ayak tabanların bilir.
Bazı yerlerden geçilmez.
Geçilir de,
aynı deriyle geçilmez.
Kıyıya doğru inerken
hava bile başka davranır.
Tuz ağırlaşır.
Rüzgâr yaklaşır.
Ufuk büyür.
Canın daha çok yanar.
Sanki deniz,
ancak son birkaç adım kala
hak edilmiş bir şeydir.
Kızgın kumların üstünde
hızlı hızlı yürüyen insanlara bak.
Hiçbiri durmaz.
Hiçbiri geri dönmez.
Hiçbiri
“canım yanıyor”
diye yere oturmaz.
Çünkü beden,
bazı acıların
ilerleyerek geçildiğini bilir.
Sonra.
Bir an gelir.
Ne Azrail sura üfler.
Ne gök iner yeryüzüne.
Ne biri özür diler.
Ne biri döner.
Sadece suya girersin.
Ve dünya
birden sessizleşir.
İlk temas.
İlk serinlik.
İlk nefes.
Sanki ayaklarından değil de
yıllardır taşıdığın görünmez bir ağırlıktan
çıkar gibi duman.
Bazı şeyler kurtarmaz insanı.
Bazı şeyler sadece biter.
Ve bittiği için
yer açılır.
Rüzgâra.
Tene.
Denize.
Bir gün dönüp bakarsın.
Arkanda kıyı kalmıştır.
Güneş kalmıştır.
Yanık izleri kalmıştır.
Ve hayret.
İnsan yine de yürümüştür.
Çünkü bazı yollar
bir yere varmak için değildir.
Bazı yollar
insana
yanmadan da yaşayabileceğini öğretmek içindir.