𝐁𝐞𝐧 𝐝𝐞𝐝𝐢ğ𝐢𝐦𝐢𝐳 ş𝐞𝐲 𝐚𝐬𝐥ı𝐧𝐝𝐚 𝐬𝐚𝐧𝐝ığı𝐦ı𝐳 𝐤𝐚𝐝𝐚𝐫 𝐛𝐢𝐳𝐞 𝐚𝐢𝐭 𝐝𝐞ğ𝐢𝐥.
Bunu çocukluğumuzun, ailemizin ya da eski ilişkilerimizin üzerimizde iz bırakması gibi açıklaması kolay bir yerden söylemiyorum. Daha rahatsız edici bir şeyden bahsediyorum: İnsan bazen kendisini, tam da kendisine karşı geliştirdiği savunmalar üzerinden tanıyor. “Ben buyum” dediği şey, kimi zaman yıllar önce verilmiş bir kararın bugünkü adı oluyor. Seçicilik dediğimiz şey korku, bağımsızlık dediğimiz şey ihtiyaç duymamaya alışmak, yüksek standart dediğimiz şey bir daha aşağılanmamak için kurulmuş bir düzen olabiliyor. Üstelik bunların hangisinin gerçekten karakter, hangisinin vakti geçmiş bir korunma biçimi olduğunu ayırmak düşündüğümüz kadar kolay değil.
İnsan geçmişini yalnızca hatırlamıyor; onun ölçüleriyle yaşamaya devam ediyor. Bir olayın izi hafızadan çok ölçülerimizde kalıyor. Neyi tehdit saydığımızda, ne kadar sevgiyi inandırıcı bulduğumuzda, hangi sessizlikte içimizin daraldığında, ne kadar başarıdan sonra bile hâlâ yeterli hissetmediğimizde. Zaman geçiyor, şehir değişiyor, insanlar değişiyor, saçımız değişiyor, terapi dili değişiyor ama içerideki cetvel bazen aynı kalıyor. Sonra insan çoktan bitmiş bir hikâyenin cetveliyle kendini ölçüyor ve çıkan sonuca kişilik diyor.
Trajik tarafı şu: bunu yaparken son derece özgür hissetmek de mümkün.
“Ben zaten böyleyim.”
E tamam. Senin adına çok sevindim.
Ama gerçekten misin?
Yoksa bir zamanlar böyle olmak zorunda kaldın ve sonra o düzeni evin tapusu gibi üzerine mi aldın?
Çünkü benliğimizi yalnızca yaralarımızdan kurduğumuzda, bizi yaralayan insanlara düşündüğümüzden daha büyük bir iktidar vermiş oluyoruz. Hayatımızdan çıkıyorlar ama içerideki mimariyi onlar belirlemeye devam ediyor.
Kime güveneceğimiz.
Neyi hak ettiğimizi düşündüğümüz.
Ne kadar sevgiye tahammül edebildiğimiz.
Ne kadar huzurun bizi tedirgin ettiği.
Ne kadar başarıya ihtiyaç duyduğumuz.
Hatta bazen kim olacağımız.
İnsan bir noktada buna öfkeleniyor. Geçmişin varlığına değil, hâlâ bu kadar söz sahibi olmasına. Çoktan bitmiş bir şeyin hâlâ bugüne sandalye çekip oturmasına; yıllar önce verilmiş bir kararın, koşulları çoktan değişmişken içeride yasa gibi işlemeye devam etmesine; bize ait olmayan bir korkunun, yeni hayatımızın eşyalarını yerleştirmesine.
Bir öğretmenin sesi, bir ebeveynin kaygısı, eski bir arkadaşlığın bıraktığı şüphe, başarısız olduğumuz bir dönemin utancı, bir zamanlar bize uygun görülen rol… Hepsi geçmişte kalmış olabilir. Ama insan bazen geçmişi geride bırakmıyor; yalnızca onunla birlikte adres değiştiriyor.
𝐁𝐚şı𝐦𝐚 𝐠𝐞𝐥𝐞𝐧𝐥𝐞, 𝐛𝐚şı𝐦𝐚 𝐠𝐞𝐥𝐞𝐧 ş𝐞𝐲𝐝𝐞𝐧 𝐲𝐚𝐩𝐭ığı𝐦 ş𝐞𝐲 𝐚𝐲𝐧ı ş𝐞𝐲 𝐝𝐞ğ𝐢𝐥𝐝𝐢𝐫.
Çünkü bazen yara kapanıyor ama yaranın çevresine kurulmuş kişilik kalıyor. Savunmanın sebebi ortadan kalkıyor, savunma yerleşik düzene geçiyor. Kapıyı kilitlememize neden olan şey çoktan bitmiş oluyor ama biz hâlâ anahtarı üç kere çevirip sonra buna karakter diyoruz.
İnsanın kendine anlattığı hikâyeler bazen başkalarının ona anlattığı yalanlardan daha inatçı.
Bir süre sonra insan kendi savunmasını karakter sanıyor, karakterini kader sanıyor, kaderini de estetikleştiriyor. Sonra ortaya çok şık bir hapishane çıkıyor. Güzel döşenmiş, raflarında kitaplar var, mum yakıyoruz, playlist gayet iyi.
𝐘𝐢𝐧𝐞 𝐝𝐞 𝐡𝐚𝐩𝐢𝐬𝐡𝐚𝐧𝐞.
Bunu en çok ilişkilerde fark ediyorum. Özellikle dostlukta. Bir insanın seni anlamaması başka, senin dünyayla kurduğun ilişkiyi anlayamaması bambaşka. Aynı yerden bakması gerekmiyor; zaten sürekli aynı şeyi düşünen iki kişinin arkadaşlığı bir noktadan sonra toplantıya dönüşür. Ama insan bir dostluğun içinde sürekli kendi iç dünyasına altyazı geçmek zorunda kalıyorsa, bir süre sonra konuşmuyor, tercüme ediyor.
Karşındakinin nereden konuştuğunu, hangi korkuya yaslandığını, neden aynı yere döndüğünü anlayabilirsin. Hatta bazen onu, onun kendisini anladığından daha iyi anlarsın; bu da başlı başına yorucu bir yetenek zaten. Ama anlamak sandığımız kadar asil bir şey değil bazen. Yalnızca nedenini görüyorsun. Hepsi bu. Nedenini bilmek sonucu değiştirmiyor. Bir insanın geçmişi davranışını açıklıyor diye sen o davranışın içinde yaşamak zorunda kalmıyorsun. Başkasının yarasını görmek, kendi yaranı görünmez yapmıyor.
Bazen bir şeyi anlamak, onu kurtarmaya değil, yerine koymaya yarıyor.
Bu da yeter.
𝐁𝐚𝐳ı 𝐞𝐯𝐥𝐞𝐫𝐢 𝐛𝐢𝐳 𝐲𝐚𝐤𝐦𝐚𝐝ı𝐤 𝐚𝐦𝐚 𝐢ç𝐢𝐧𝐝𝐞𝐧 çı𝐤𝐦𝐚𝐲ı 𝐛𝐢𝐳𝐢𝐦 öğ𝐫𝐞𝐧𝐦𝐞𝐦𝐢𝐳 𝐠𝐞𝐫𝐞𝐤𝐢𝐲𝐨𝐫.
𝐁𝐚𝐳ı 𝐜ü𝐦𝐥𝐞𝐥𝐞𝐫𝐢 𝐛𝐢𝐳𝐞 𝐛𝐚ş𝐤𝐚𝐥𝐚𝐫ı öğ𝐫𝐞𝐭𝐭𝐢 𝐚𝐦𝐚 𝐨𝐧𝐥𝐚𝐫ı 𝐬𝐮𝐬𝐭𝐮𝐫𝐦𝐚𝐤 𝐲𝐢𝐧𝐞 𝐛𝐢𝐳𝐞 𝐤𝐚𝐥ı𝐲𝐨𝐫.
Hayatın sinir bozucu tarafı bu. Yarayı sen açmamış olabilirsin ama pansuman sana kalıyor. Korkuyu sen üretmemiş olabilirsin ama yıllar sonra onun hâlâ hangi odalara gireceğini, hangi ilişkileri bozacağını, hangi kararları senden önce vereceğini fark etmek sana kalıyor.
Çok adil değil.
Buradan “zaten hayatta ne adil ki”ye bağlayabilirdim.
Ay hayır.
Bir de şu “beni büyüttü” meselesi var.
Buna karşı artık büyük bir alerjim var.
Bazı şeyler insanı büyütmüyor. Onurunu öyle bir küçültüyor ki bir süre gerçekten bok böceği gibi yerlerde sürünüyorsun; kendi gururunun kırıntılarını önüne katmış, hâlâ bunun içinden anlamlı bir şey çıkarmaya çalışıyorsun. Sonra aylar geçiyor, terapiye gidiyorsun, meditasyon yapıyorsun, arkadaşların seni yerden kazıyor, bir noktada yeniden insan formuna dönüyorsun ve senden bütün bunlara bakıp “ama beni çok büyüttü” demen bekleniyor.
𝐇𝐚𝐝𝐢 𝐨𝐫𝐚𝐝𝐚𝐧.
Character development.
Hayır.
𝐁𝐚𝐳ı ş𝐞𝐲𝐥𝐞𝐫 𝐠𝐞𝐥𝐢ş𝐢𝐦 𝐝𝐞ğ𝐢𝐥𝐝𝐢.
𝐑𝐞𝐳𝐢𝐥𝐥𝐢𝐤𝐭𝐢.
Bazı şeyler beni büyütmedi; beni küçülttü. Hem de öyle zarif, metaforik bir küçülme falan değil. Bildiğin kendine saygının yerlerde süründüğü, bok böceği gibi yerlerde yuvarlandığın, ertesi gün kendi hareketlerini hatırlayıp tavana baktığın türden.
Evet, sonradan bir şey öğrenmiş olabilirim.
Ama öğrenmiş olmam, yaşanan şeye geriye dönük bir asalet kazandırmıyor.
Her yaranın sonunda bir bilgelik paketi açılmıyor. Bazen elinde yalnızca biraz daha iyi bir radar, daha düşük tolerans ve hatırladığında hâlâ yüzünü buruşturduğun iki üç sahne kalıyor.
Açıkçası bazı şeyler beni hiç büyütmeseydi de olurdu.
Daha az derin, daha az şiirsel, daha az sezgisel, biraz daha huzurlu biri olmayı gayet kabul edebilirdim. Sürekli çok şey yaşamış o “derin” insan olmak yerine bazen sadece iyi uyuyan biri olmak da fena değil.
𝐀𝐜ı𝐧ı𝐧 reklama ya da izleyiciye 𝐢𝐡𝐭𝐢𝐲𝐚𝐜ı 𝐲𝐨𝐤.
Bizi inciten herkes öğretmenimiz değil. Bazıları yalnızca kötü bir deneyim. Bazıları yanlış zamanda yanlış yerde karşımıza çıkmış insanlar. Bazıları da dürüst olalım, hiç tanışmasaydık hayatımızdan hiçbir önemli şey eksilmeyecek kişiler.
Ve evet, bazıları dümdüz kötü.
Bunu söylemek de yasak değil.
Her kötü davranışın arkasında “yaralı çocuk” aramaktan bir noktada fenalık geliyor. Bazen o çocuğu bulup sarılmak değil, bizzat çocukluğuna inip omuzlarından tutarak şöyle güzel bir dövmek geliyor içimden. Sonra annesine babasına dönüp, “Siz nasıl böyle bok gibi çocuk yetiştirebildiniz?” diye suratlarına bağırmak.
Çünkü her şeyi sonsuza kadar çocuklukla açıklamanın da tuhaf bir romantizmi var. Bir yerde çocuk eve gitsin artık, yetişkin sahneye çıksın. İçindeki çocuk üzgün olabilir; buna rağmen dışındaki yetişkin hâlâ berbat davranıyor olabilir. İkisi birbirini iptal etmiyor.
Bazı şeyler beni ben yaptı, evet.
Bazı şeyler de beni gereksiz yere süründürdü.
İkisini aynı cümlede söyleyebilmek istiyorum.
Çünkü her şeyi anlamlı hale getirme çabasında da hafif bir kibir var sanki. Sanki hayat bize olan her şeyi özel bir müfredatın parçası olarak gönderiyormuş gibi. Her kalp kırıklığı bir ders, her kayıp bir kapı, her aşağılanma bir dönüşüm, her yanlış insan bizi “kendimize yaklaştırıyor.”
Bazen yanlış insan sadece yanlış insandır.
Bazen kötü karar kötü karardır.
Bazen aptal gibi davranmışsındır.
Bazen biri sana kötü davranmıştır ve bunun evrenle, karmayla, kaderle, ruh sözleşmeleriyle hiçbir ilgisi yoktur.
Olan olmuştur.
Geçmiştir.
Bu da yeter.
Kendine ait olmak geçmişi temize çekmek değildir zaten. Onu olduğu haliyle bırakabilmek. Ne kutsamak, ne inkâr etmek; ne öğretmene çevirmek, ne kader yapmak.
Sadece yerine koymak.
Bir iz olarak.
𝐁𝐢𝐫 𝐡ü𝐤ü𝐦 𝐨𝐥𝐚𝐫𝐚𝐤 𝐝𝐞ğ𝐢𝐥.
Çünkü ben dediğimiz şey sandığımız kadar bize ait değilse, hayatın geri kalanı biraz da mülkiyeti geri alma işi olabilir. Hangi sesin bize ait olmadığını, hangi ölçünün çoktan geçersiz kaldığını, hangi korkuya yanlışlıkla karakterimizin adını verdiğimizi ayıra ayıra.
Büyük bir aydınlanma olmadan da.
Tibet’e gitmeden.
Kimseyi affetmeden.
Kimseye teşekkür etmeden.
Ve mümkünse bunu bir Instagram carousel’ine çevirmeden.
Bazen yalnızca şunu diyerek:
𝐁𝐮 𝐛𝐞𝐧𝐝𝐢𝐦 𝐛𝐞𝐥𝐤𝐢. 𝐀𝐦𝐚 𝐛𝐮𝐧𝐝𝐚𝐧 𝐢𝐛𝐚𝐫𝐞𝐭 𝐝𝐞ğ𝐢𝐥𝐢𝐦.
İnsan yine de bir noktada anlıyor: Her şey geride bırakılarak bitmiyor.
Evet, bazı evleri biz yakmadık; içinden çıkmayı öğrenmek zorunda kaldık.
Ama bazılarını geride bırakmak yetmiyor.
Belki artık bazılarını da bizim yakmamız gerekiyor.